Kalabalıklar uzaklaştırmıyor yalnızlıktan, göz görebildiğine insanlığı bir cümlede kullanmak. Hepimiz yaşadığımız grupların yalnızlarıyız, belki ergen tribi diyecek bizi anlamayanlar yahut Selim'in rüzgarına fazla kapılmakla suçlayacaklar. Etrafın kalabalıklığını içimizde boğduğumuz bir gerçektir. Öylesine acımadan boğuyoruz ki elimizin izi kalabalığın boğazında kalıyor. Arkamızda delil bırakıyoruz. Neyse bu küçük bir delil ama bir dakika bizim ellerimiz eşsizdir, bir yalnızın eli diğerlerine benzemez ki.
Bir an geliyor boğazladığımız kalabalık diriliyor. Ayaklanıyor hiçbir şey olmamış gibi. Şaşıp kalıyoruz. Biri geliyor omuzluyor yalnızlığımızı, yükümüz yarıya iniyor. Seviniyoruz, bu sefer oldu diyoruz, yalnız değiliz diyoruz ki sevinmeye gelmiyor galiba yalnız olmamak, göz kapayıp açana dek yükümüz yine iki katına çıkmış. Neyi zorluyoruz? Mutsuz muyuz yalnızlıktan? Hayır ama bir şeyler eksik gibi hissediyoruz. Sanki kocaman bir gökyüzünde yalnız bir bulut parçasıyız. Parçalı bulutlu dedikleri hava bu olsa gerek, o kadar parçalıyız ki bulutluğumuzu sorgulatıyor. Sonra bir rüzgar geliyor, yağmur olup yağıyoruz. Yine her damla başka bir yere, işte o damlalar biziz, birlikte bütün mücadelemizden sonra toprağa, yalnız çakılıyoruz. Bütün anlatılan masallar gibiyiz, mutlu sonluyuz ama yalanız.
Sizli bizliliğimiz bizi ayıran en büyük yalan. Hepimiz kurallarına göre oynadığımız bir oyunun kuralları dahilinde yalnızız. Bakkal Ahmet amcanın veresiye defterinde bıraktığımız umutların parçasını toprakla birleştirdiğimiz kısır bir tarih anlayışıyız. Bütün retroluğumuz bizi eleştiren insanlara yaptığımız espriler dahilinde. Biz konuşmayı bilmeyiz, daha doğrusu her şeyi konuşmak yalnızlık kurallarına aykırıdır. Herkesin bildiğini biz konuşmayız. Sonralara yığdığımız geleceğimiz her gün farklı oyunlarla kendini hatırlatırken bize, dünün acısı içimizde.